3 Ocak 2011 Pazartesi
Sarıyer'de Gündoğumu
Geçen sene, nisan ayının başında reklam ve halkla ilişkiler ajanslarıyla çalışan bir fotoğrafçının yanında staja başladım. Türkiye'deki neredeyse tüm stajlarda olduğu gibi para kazanmayacaktım ama fotoğrafçılığımı geliştirmek için bundan daha iyi bir fırsat bulamazdım. Zaten stajlardan para kazanmamaya da çoktan alışmıştım.
Yukarıdaki fotoğrafı stajımın ilk günü cumartesi sabahı yedi buçukta Sarıyer'de çektim. Sarıyer'e gitmek veya sabahın köründe ayakta olmak genelde tercih ettiğim şeyler değildir. Cumartesi sabahı yedi buçukta Sarıyer'de olmak ise benim için neredeyse imkansızdır. Ama ilk günün heyecanıyla bunu kafaya fazla takmamıştım.
O gün sabah 6'dan akşam 7'ye kadar staj adı altında hamallık yaptım. Ondan sonraki 2 ay boyunca da yine hamallık, kargo ve şoförlük gibi bilumum ayak işini bedavaya yaptım ve fotoğrafçılık hakkında yeni neredeyse hiçbir şey öğrenmedim. O günlerden geriye de anı olarak bu fotoğraf kaldı...
Patmos
2010 yazının başında Çeşme'ye yakın birkaç küçük Yunan adasını görmek üzere tekneyle yola çıktığımızda hem genel olarak yolculuk için hem de tüm Yunan adalarının Santorini gibi olduğunu zannettiğimden dolayı çekebileceğim potansiyel fotoğraflar için çok heyecanlıydım.
İlk olarak kameramın şarj aletini yanıma almadığımın farkına varınca heyecanıma ufak da olsa bir gölge düştü. Esas hayal kırıklığını ise adaları gördükten sonra yaşadım. Babamlar Santorini, Mikanos ve Kos gibi ünlü adalara daha önceden gittiği için biz 1 haftada Kios (nam-ı diğer Sakız Adası), Samos, Patmos ve adını hatırlamadığım 2 küçük adayı gezdik. Harika kumsallara, yel değirmenlerine, Ege Denizi manzaralı uçurum kenarındaki binalara ve Patmos'un ufak bir bölümü dışında Yunan adaları dendiğinde akla gelen mavi panjurlu beyaz evlere maalesef hiçbir yerde rastlamadık.
Şarj aleti olmadığı için kameramı fazla kullanamayınca ve her Yunan adasının Santorini gibi olmadığını görünce ortaya fazla güzel fotoğraf çıkaramadım, Patmos'da çektiğim bu foto dışında...
2 Ocak 2011 Pazar
Barcelona
2008 yazında interrail ile 16 Avrupa şehrini gezdim. Bu şehirler arasında en beğendiğim Barcelona'ydı. Bu yüzden Madrid'den İstanbul'a dönmeden hazır bu kadar yakınken Katalunya'nın başkentini bir daha görmek istedim.
Barcelona'da gezilip görülücek yerlerin neredeyse hepsi Katalan dahi mimar Antoni Gaudí'ye ait. Zaten şehir daha yeni önem kazanmaya başladığı zamanlarda tüm şehir planlamasını yine Gaudí yapmış. Yukarıdaki fotoğraftaki bina da Gaudí'nin en ünlü eserlerinden biri olan La Pedrera. Hiçbir oda güneş ışığından mahrum kalmasın diye binanın ortası açık bırakılmış.

Gaudí'nin bir başka ünlü eseri de Park Güell. Şehre tepeden bakan Park Güell'e çıkmak için uzun uzun yokuşlardan geçmeniz gerekiyor. Yukarıdaki fotoğraftaki ilginç görüntüyü bu yokuşlardan birinde yürüyen merdivenle yukarı çıkarken gördüm. Ancak fotoğrafını çektiğim sırada tellere asılan ayakkabıların ne anlama geldiğini bilmiyordum. Daha sonra bir İspanyol arkadaşıma bu resmi gösterdiğimde tellere asılan ayakkabıların o civarlarda bir uyuşturucu satıcısı olduğunun işareti olduğunu söyledi.
La Pedrera'nın çatısındaki enteresan bacalardan biri
Park Güell'in Girişi
1 Ocak 2011 Cumartesi
València
2008 yazında interrail yaparken Camp Nou'da Barcelona maçı izlemek için arkadaşımla yaptığımız planı bozarak Barcelona'ya bir gün erken gitmiştim. O ise València'yı görmeyi maça tercih etti. Daha sonra bana fotoğrafları gösterdiğinde "birgün mutlaka oraya gitmem gerek" diye düşünmüştüm ve Erasmus programımın son haftasında Türkiye'ye dönmeden 5 gün önce bu düşüncemi gerçekleştirdim.
Madrid'den València'ya uçak bileti her şey dahil 5 euro olunca uçağın sabah 6.50 de olması dolayısıyla hava alanına geceden gidip (sabahın 4'ünde toplu taşıma olmadığı için) orada sabahlamak açıkçası bize fazla zor gelmemişti. Şehir merkezine 8.30 da vardık ve hemen gece yarısı 2.00'de kalkan Barcelona otobüsüne bilet aldık. Yani tüm şehri gezmek için dolu dolu bir günümüz vardı...
Hava çok güzeldi ve biz de hemen bisiklet kiralayıp tüm gün bisikletle dolaştık. İlk dikkatimi çeken València'nın İzmir'e çok benziyor olmasıydı. Bu yüzden daha fazla birşey görmeden kanım València'ya ısındı. Ama beni kendisine esas hayran bırakan La Ciudad de las Artes y de las Ciencias de Valencia (Valencia'nın Sanat ve Bilim Şehri) farklı ve büyüleyici mimarisiyle benim ve fotoğraf makinem için cennet gibi bir yerdi.
Yukarıdaki fotoğrafta arkada bulunan bina opera evi. Öndeki yarımküre biçimindeki yapıda ise bina gibi yarımküre biçiminde olan bir beyazperdede gözlükleri takıp 3 boyutlu film izliyorsunuz (30 saattir ayakta olduğumdan filmin 10. dakikasını göremeden uyuyakalmıştım orası ayrı). Bunların dışında bu sanat ve bilim şehrinde Avrupa'nın en büyük akvaryumu ve bir de bilim müzesi var.
Bilim Müzesinin Merdivenleri
Akvaryum
Sabahın Köründe València Metrosu
Yorgunluktan ölmek üzere olan Ayşegül ve kiralık bisikletlerimiz
Santiago Bernabéu
Çocukluğumdan beri Galatasaraylıyım. Ama 4-5 yıl önce başlayan Barça hayranlığım zamanla sevgiye dönüştü ve şu an Barça'ya Galatasaray'dan çok daha fazla önem verdiğimi söyleyebilirim. Artık en az bir Katalan kadar Barcelona taraftarıyım!
Ama yine de 5 ay boyunca Madrid'de yaşayıp Santiago Bernabéu'da en azından bir maç izlemeden dönmek olmazdı. Gerçi olay tamamen spontane gelişti:
İspanya bisiklet turu olan La Vuelta'nın finalini izlemek için şehir merkezine gitmiştim. Eve dönerken metroda Real Madrid forması giymiş birkaç insan gördüm ve onları takip etmeye karar verdim. Tahmin ettiğim gibi maça gidiyorlarmış. Maçın başlamasına 5 dakika kala stada ulaştım, 60 euroya fotoğrafta gördüğünüz yerden biletimi aldım ve saatlerce kuyrukta bekleme çilesi çekmeden, medeniyete hayran kalarak, 2 dakika da koltuğuma ulaştım. Real Madrid'in rakibinin de daha o sene la Liga'ya yükselen Xerez olduğunu stattaki büyük ekrandan öğrendim.
Maç başladı, Real Madrid'li taraftarlar hakkaten de hep anlatıldığı gibi maçı çekirdek çitleyerek, sakin sakin izledi, Real Madrid kötü oynasa da maçı 5-0 kazanmayı bildi. Bana da koyu bir Barça taraftarı olarak gollere sevinemediğim için gol anlarını ve gol sonrası sevinçleri fotoğraflamak kaldı. Yukarıdaki foto Benzema'nın attığı 3. veya 4. golün hemen sonrası...
Ama Santiago Bernabéu'da son maç izleyişim bu olmadı. Şubat ayında Erasmus'um bitti ve Türkiye'ye döndüm. Mayıs ayında ise çok özlediğim arkadaşlarımı görmek ve babamın bulduğu davetiye sayesinde Şampiyonlar Ligi Finali'ni izlemek için Madrid'e tekrar gittim.
Finalde Inter yerine yarı finalde elediği Barça olsaydı mükemmel olurdu ama yine de benim için inanılmaz bir deneyimdi. Maçı Bayern Münih'i 2-0 yenen Inter kazandı ve Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu.
Inter Taraftarı
Bayern Taraftarı
Kutlamalar
Bu kupayla fotoğrafı olan birkaç kişi: messi, cristiano ronaldo, jose mourinho, raul, henry, ronaldinho, zidane, alpan, alex ferguson, gerard, maldini, xavi, iniesta...
La Vuelta'dan bahsetmişken:
Parque Del Buen Retiro
Yukarıdaki resim aslında sadece güzel bir günbatımı fotoğrafı olsa da bu parkın benim için daha farklı anlamları var.
İspanya'da Mcdonalds'ın evlere servis yapmadığını öğrenince çok şaşırmıştım. Yabancı arkadaşlarım da Türkiye'de yaptığını öğrendiklerinde şaşırdılar. Şu anda Erasmus'ta tanıştığım 2 arkadaşım İstanbul'dalar. İstediğimiz her şeyi eve sipariş edebildiğimizi, herhangi bir şeye ihtiyacımız olduğunda bakkalı arayabildiğimizi görünce ağızları açık kaldı. Sonra da "siz dünyadaki en tembel millet olmalısınız" dediler.
Galiba, gerçekten de öyleyiz.
Parque Del Buen Retiro ya da kısaca El Retiro Madrid'in tam merkezinde oldukça büyük bir park. El Retiro'ya ilk olarak bir pazar günü gittim ve o gün Avrupa'nın medeniyetine hayran kaldım. Binlerce insan koşmak, paten kaymak, bisiklete binmek bir o kadarı da sadece çimlere uzanıp kitap okumak için parka gelmişti.
Biz hayran bir şekilde yürürken önümüzden patenle geçen orta yaşlı bir kadın aniden durdu ve yanımıza geldi. Bizim aramızda Türkçe konuştuğumuzu duymuş, meğersem çok yakın bir Türk arkadaşı varmış, İstanbul'a birkaç kere gelmiş falan filan... Konuşma uzadı gitti ve öğrendik ki bu kadın her pazar günü paten kaymak ve sonrasında çimlere uzanıp kitap okumak için El Retiro'ya 1.5 saatlik mesafeden geliyormuş. Çok garip değil mi? En azından bize o zaman baya garip gelmişti. Gerçi sonra bu manzarayı her gün görmeye başlayıp, özellikle spor yapmanın onlar için yaşam şekli olduğunu anlayınca duruma alıştım ve onlara ayak uydurmaya çalışmaya başladım.
Artık İstanbul'da ne zaman çimlere yayılmış, 35 çeşit yemeği ve mangalıyla piknik yapan bir aile görsem neden Avrupa ile aramızda bu kadar büyük bir fark var diye düşünmeye başlıyorum. Neden onların inanılmaz bir spor kültürü varken biz spora yaz öncesi 2 aylığına vücudumuzu az da olsa şekle sokmak için başvuruyoruz? Neden en ufak bir yeşillik alan bulduğumuzda saatlerce piknik yapıp oranın ağzına sıçmaktan başka birşey gelmiyor aklımıza? Bu fark eğitim seviyesinden mi kaynaklanıyor yoksa sadece kültürden mi?
Ben daha bunlara bir cevap bulamadım ama Avrupalının yaşamdan zevk almayı bizden çok daha iyi bildiğini gördüm. Umarım biz de birgün o seviyeye ulaşırız.
El Retiro
31 Aralık 2010 Cuma
Segovia
Segovia'ya gittiğinizde zaman makinesine binip 500 sene geriye gitmiş gibi hissediyorsunuz. Çünkü ortaçağ boyunca İspanya'nın en önemli şehirlerinden biri olan bu kent Madrid'in başkent olmasıyla önemini kaybetmiş ve dolayısıyla hiç modernleşmeden günümüze kadar tarihi dokusunu korumuş. Bu yüzden eski şehir bütünüyle UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'nde.
Segovia Katedrali
Katedralin bahçeye açılan kapısı
Alcazar Kalesi
Alcazar Kalesi'nin Kuleleri
Walt Disney'in ünlü logosunun Alcazar Kalesi'nin kulelerinden esinlenerek tasarlandığı söyleniyor ama yukarıdaki fotoda kuleler daha çok bir Alfred Hitchcock filmine uygunmuş gibi gözüküyor. Tabi bunda fotoğrafı mavi filtre ile siyah/beyaz modda yüksek kontrastla çekmemin etkisi de büyük.
Andalucía
Córdoba
Noel tatilinde Erasmus'tan 2 arkadaşımla Andalucía'yı gezdik. Córdoba Madrid'e yakın olmasından dolayı gittiğimiz ilk şehirdi. Açıkçası şehirde görülecek fazla birşey yoktu ve 1 gün tüm turistik yerleri görmek için bize yetti.
Fotoğrafta gördüğünüz yapı ilk olarak Arapların İberya yarımadasında hüküm sürdüğü dönemde cami olarak yapılmış. Ancak, daha sonra hristiyanlar bölgeyi geri alınca katedrale dönüştürülmüş. Taş köprü ise Roma dönemine ait.
Córdoba'da görülcek çok birşey olmasa da sadece bu fotoğraf için bile değerdi diye düşünüyorum. Gerçi bu görüntüyü elde etmek o kadar da kolay olmadı. Doğru ışığı ve açıyı yakalayabilmek için değişik ayarlarla aynı manzaranın yaklaşık 20-30 fotoğrafını çekmişimdir herhalde.
Sevilla
Sevilla, inanılmaz büyüklükteki katedraliyle ve küçük rengarenk evleriyle Andalucía'da gezdiğim en güzel şehirdi. Orada kaldığımız 2 gün boyunca hava durmadan bulutlu ve yağmurlu olmasa daha güzel fotoğraflar çekebilirdim ama sağlık olsun. Nasıl olsa oraya mutlaka bir kez daha gideceğim.
Málaga
Madrid'in benim için en kötü tarafı denize kıyısı olmamasıydı. Bu yüzden Málaga'ya ulaştığımızda beni en mutlu eden şey denize tekrar kavuşmak oldu. Bir de üstüne günler sonra güneş bize yüzünü gösterince hemen kamerama sarıldım ve ortaya bu fotoğraf çıktı. Maalesef fotoğrafın üzerinde muhtemelen günlerce aralıksız yağan yağmurdan kaynaklanan lekeler var. Onlar da olmasa on numara fotoğraf olurdu.
Madrid'de Noel Hazırlığı
Burası Madrid'in Sol Meydanı. Oranın Taksim'i de diyebiliriz. İstanbul nüfus bakımından Madrid'in 4.5 katı olsa da ben Madrid'deki Noel öncesi kalabalığını İstanbul'da bile görmedim. Herkes deliler gibi hediye arıyor!
Fotoğrafın sol tarafında bulunun "El Corte Ingles" in ne olduğunu açıklarsam foto daha anlamlı olabilir: El Corte Ingles İspanya'nın en büyük mağazası ve aklınıza gelebilecek her şeyi orada bulabilirsiniz. Bizim Migros'u, Boyner'i, D&R'ı, Teknosa'yı, Koçtaş'ı alın birleştirin, işte size El Corte Ingles!
Burası da Noel öncesi Plaza Mayor. Normalde turistleri kazıklayan restorantların olduğu bu meydan Noel zamanında atlı karıncayla, sokak sanatçılarıyla ve oyuncakçılarla çocuk merkezine dönüşüyor. Orta Çağ'da Engizisyon döneminde ise bu meydan Yahudilere işkence yapmak ve yakarak öldürmek için kullanılırmış. İspanyollara da arkada görünen evlerin pencerelerinden bu "şölenleri" izlemek için bilet satılırmış. Ne kadar ironik değil mi!
Avangard Ajans
Madem okul için oluşturdum bu blog'u, okuldan bir foto ile başlayayım dedim.
Geçen sene Kağan Hoca'nın Kampanya dersi için Avangard Ajans'ı, sancılı bir süreç sonunda, kurduğumuzda bir ajans fotoğrafımız olması gerektiğini düşündük ve santralistanbul'daki sanat galerisinin yangın merdiveninde güzel bir grup fotoğrafı çıkarabileceğimize karar verdik. Tabi o güne kadar ajanstaki 9 kişiden çoğunda yükseklik korkusu olduğunu bilmiyorduk...
Fark ettiyseniz 8 kişi olması gereken fotoğrafta (ben fotoğrafı çekiyordum) sadece 4 kişi gözüküyor. Aslında daha üst katlarda da insan var ama aşağı bakmaya korktukları için gözükmüyorlar! Yükseklik korkularına güvenliklerin intihar korkuları ve artık klasikleşen "rektörlükten izin belgesi" talebi eklenince grup fotoğrafı hevesimizden vazgeçtik. Geriye bu olmamış foto kaldı.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)















